|
Genç Kaynanamla Önce Sanaldan Sonra Analdan! (5) (Orhan 29 Y., Adapazarı)
Cuma gününü yoğun bir şekilde çalışarak
geçirdim. Çoğunlukla
dışarıdaydım, işyerinde pek durmadım. Normalde
gün içinde pek çok kez arayan Arzu'dan tek bir telefon bile gelmedi, sesi
soluğu çıkmadı. Ancak akşama doğru
kaynanam aradı. Fısıltılı konuşsa da sesindeki
tedirginliği hemen fark ettim.
"Arzu bana geldi, içerde. Baksana morali çok bozuk, seninle
tartıştığını söyledi. Bir şey mi oldu,
bizden mi şüphelendi yoksa?" deyince, "Bizden şüphelenseydi sana gelir
miydi?" dedim. "Bilmiyorum, ne oldu, yüzünden düşen bin parça, niye
tartıştınız?" diye sordu. "Uzun iş, sen boş ver,
seninle ilgisi yok, için rahat olsun!" dedim.
"Akşama buraya gel, eve gitme, yemek yapıyorum,
karınla barış, gönlünü al kızın!" dediğindeyse,
"Tamam ben hallederim, sen merak etme!" diyerek
kapadım telefonu. Arzu annesine gitmişti. Gene
inatçılığı tutmuştu. Gönlünü almazsam
başımı daha da ağrıtabilecek şeyler yapabilirdi.
Akşam iş
çıkışında güzel bir tatlı yaptırıp
kaynanamın evine gittim. Kapıyı Arzu açtı, beni görmeyi hiç
beklemiyordu. "Sen nerden çıktın?" deyince
arkasındaki annesi, "Ben çağırdım kızım!" dedi.
Arzu annesine sinirli bir bakış attı ve "Anne sen de
her boka maydanoz oluyorsun!" dedi öfkeyle.
Solmaz anne, "Kızım ne yapsaydım peki, kocanla küs
kalmana müsaade mi etseydim?" dedi. Arzu bir şey demeden içeri geçerken
ben de kapıyı kapayıp içeri girdim.
Kaynanam evde kızı varken benimle mümkün
olduğunca resmi şekilde konuşmaya
dikkat ediyordu. Kıyafeti de buna uygun şekildeydi. Başını
omuzlarını da örten sarı ve siyah desenli büyük bir türbanla
çenesinin altından sıkı sıkı
bağlamıştı. Üzerine ise uçları yere değen siyah
renkli bol bir etek, üzerine koyu pembe uzun kollu bir kazak giymişti. Bu
haliyle onu tanıdığım ilk zamanlardaki haline
dönmüştü. Dün gece internette kameranın karşısında
kendini tatmin eden kadının yerinde yeller esiyordu.
Yemek yedikten sonra çaylarımızı içerken
Solmaz anne kızının somurtmasına daha
fazla dayanamayıp, "Kızım nedir senin bu halin? Ne güzel
evliliğin var, pırıl pırıl yavruların var, kocan
seni çok seviyor. Nedir bu halin?" deyince, Arzu birdenbire, "Damadın beni
aldatıyor!" dedi. Solmaz anne bunu duyunca
boğazındaki çay ciğerlerine kaçtı ve şiddetli bir
öksürüğe tutuldu. Arzu kalkıp annesinin sırtına vururken
annesi şiddetle öksürmeye devam ediyordu. Suratı şişip
pancar gibi kızardı bu sırada, yaşlar akan gözleri yuvalarından
fırlayacaktı sanki.
Sonunda kendine gelir gibi olunca koşar adım
banyoya koştu. Arzu bana dönüp, "Bak kadını ne hale soktun!"
dediğinde, "Ya sen manyak mısın nesin? Kendi kendine bir
şeyler uyduruyorsun, aptal mısın sen?" dedim sinirle. Ancak Arzu
öyle altta kalacak biri değildi. Sözlerime karşın, "Beni kötü
konuşturma şimdi, ne bok yiyordun sen dün gece, bana o Facebook
şifresini vereceksin, vermezsen sen bilirsin!" dedi öfkeden kudurmuş
bir halde.
Solmaz anne salona dönünce önce
bana sonra Arzu'ya baktı. Arzu'nun kendisinden şüphelendiğini
sanmış bu nedenle yumruk yemiş gibi olmuştu. Oysa ben
durumun böyle olmadığını bildiğim için rahattım.
Kaynanam kızına, "Kızım senin ağzından
çıkanı kulağın duyuyor mu, bu ne demek?" deyince, Arzu, "Sen
karışma anne, her boka maydanoz olma!" dedi
ağlayan küçük kızımızı kucağına alarak.
Solmaz anne bana dönüp, "Oğlum
ne diyor senin bu karın?" diye sordu. "Ne bileyim. Nazmiye teyze var ya
falcı, ona fal baktırmış, kadının biri kocana göz
koymuş, dikkat et demiş buna. Bu salak da benim kendisini
aldattığımı sanıyor!" dedim.
Arzu kucağındaki kızımı sallarken, "Bir boklar
çeviriyorsun sen, öyle olmasa bu kadar tepki vermezsin. Anne dün gece
baktım yanımda yok, saat olmuş gecenin ikisi. Arka odadan
fısır fısır sesler geliyor, kapıyı da
kilitlemiş. Bir boklar çevirmese fısır fısır
konuşup kapıyı kilitler mi?" dediğinde kaynanam düşüp
bayılacakmış gibi oldu.
Az önce pancar gibi kızaran kadının yüzü
şimdi un gibi beyaz oldu, korkudan elleri titriyordu. Arzu, "Nazmiye teyze
bana ailenin içinden bir kadın kocana göz koymuş dikkat et dedi!"
dediğinde ise elindeki çay bardağını düşürdü yere.
Arzu, "Anne ne oldu?" deyince, "Tansiyonum düştü
her halde..." dedi ve mutfağa
geçti. İçerden getirdiği bezle yeri silerken bana da göz ucuyla
bakıyordu. Ödü bokuna karışmış bir haldeydi.
Arzu, "Bunun amcasının kızı var ya,
Zehra, attılar hani öğretmenlikten kocasını da
tutukladılar. Kesin odur. Zaten kaynanam bana kaç defa söyledi talibi
çıkmasaydı ben oğluma Zehra'yı alacaktım diye.
Biliyorum, bak hepsi çıkıyor ortaya tek tek!" dediğinde kaynanam
rahatlamıştı. Elindeki bezi sehpanın üstüne koyup
koltuğa oturdu tekrar.
"Kızım kadının
günahını alma.
Yazık günah. İki
çocuğuyla dul kalmış bu yaşında..." deyince, Arzu, "Anne
bak gene aynı şeyi yapıyorsun, her boka maydanoz olma diyorum
sana, ben bilmesem konuşmam herhalde!" dedi bağırarak.
Arzu'nun annesine böyle terbiyesizce davranmasına,
bağırıp çağırmasına
alışmıştım. Ne kadar yaptığının
yanlış olduğunu söylesem de aynı şeyleri yapmaya devam
ediyordu. Annesi de kızının kendisine karşı böyle
davranmasına alışmış, kanıksamıştı
ve o yüzden bir şey olmamış gibi davranıyordu. Abisi de
aynı şekilde davranırdı annesine. Yıllarca
babalarının annelerine bağırdığını,
hakaret ettiğini, dövdüğünü gören çocuklar şimdi
aynısını kendileri yapıyordu. Zavallı
kaynanamınsa çocuklarının bu davranışlarına
karşı yapabileceği bir şey kalmamıştı.
Arzu, "O sürtük kocasından boşandı, döndü
hemen buraya. Niye döndün, niye boşandın? Adam hapse girdi diye niye
hemen boşandın? Sevmiyorsun demek ki
kocanı. Kocasını sevse boşanmazdı, boşanır
boşanmaz da hemen buraya geldi. Niye, çünkü ilk aşkı burada
yaşıyor. Biliyor çünkü kaynanamın benden
hoşlanmadığını, kadın kendi söylüyor zaten, ben
seni değil Zehra'yı gelinim olarak görmek isterdim diye. Kadın
akıllı, öğretmen, mesleği var, işi var gücü var. Benim
gibi cahil, eğitimsiz değil. E, tabii bizim beyefendi de eski
aşkına karşı boş kalmaz tabii ki!"
dedi bağıra bağıra. Sözleri salonu
çınlatmıştı.
Sonra da bana dönüp, "Annenin benim altımı oymaya
çalıştığını ben bilmiyor
muyum, kaç zamandır seni bana karşı
kışkırttığını bilmiyor muyum?
Çocuklarımı bile iğrenir gibi seviyor, Karasu'da bana
ağzına geleni söylüyor, etmediği küfür hakaret kalmıyor,
hangi birini söyledim ben sana şimdiye kadar bunların. Hangisini
söyledim? Söylemedim çünkü yuvam yıkılmasın istedim,
kocamı sevdiğim için sesimi çıkartmadım!" dedi
bağırmasına devam ederek.
Ardından da, "Ama görecekler, Arzu kimmiş hepsi
öğrenecek. Üçüncüyü doğurduğumda da
böyle yapabilecekler mi bakalım?
Kurban olduğum Allah İnşallah bir erkek evlat verir de sikini hepsinin
ağzına sokmazsam ben de Arzu değilim. Bak burada annemin
yanında söylüyorum, anne sen de şahitsin.
Ben üçüncü çocuğu istiyorum, bana üçüncüyü vereceksin. Üçüncü kız
mı oldu, hemen bir tane daha, erkek doğurana kadar durmak yok.
Anladın mı beni? Bundan sonra korunmak falan da yok, ben gebe kalmak
istiyorum, çocuk istiyorum. Korunmak mı istiyorsun o zaman bana
dokunamazsın, her gece salonda yatarsın, kendi sikini
avuçlarsın, bir daha nah veririm sana!"
dedi sağ elini bana doğru uzatıp (Nah!) işareti yaparak.
Arzu'nun alev alev yanan taze, körpe bedenine, onun etine
muhtaçtım. Evlendiğimiz günden beri ona her dokunuşumda
ayrı bir lezzet, ayrı bir keyif alıyordum. Onu ne kadar sevsem
de, açlığımı bastıramıyor, doyamıyordum.
Arzu da bunu çok iyi bildiği için şimdi beni tehdit edip köşeye
sıkıştırmaya çalışıyordu.
Kaynanam elini ağzına götürdü, kızaran
yüzüyle, "Kızım utanmıyor musun, bunlar nasıl laflar
annenin yanında?" dediğinde, ben, "Anne
bırak bunu, edepsizin teki, iki çocuk annesi ama daha kendisi çocuk.
Boş ver takılma!" dedim. Ancak kaynanam, "Olur mu oğlum, böyle
edepsizlik görmedim. Ben bu kızı böyle
yetiştirmedim, kurban olduğum Allah akıl fikir versin sana!"
dedi Arzu'ya dönerek.
Ancak Arzu'nun çenesi açılmıştı bir
kere ve duracak gibi de değildi. "Sen hiç konuşma, sen hiç
konuşma. Senelerce babamın hayatını mahvettin, adamı
alkolik yapan sensin, bir gün bile yüzün gülmedi. Her şeyden şikayet
ettin, hep somurttun, bir güler yüz göstermedin adama,
erkekliğinden soğuttun adamı. Tamam, onun da çok hataları
oldu, kabul ediyorum ama sen de hatalısın
anne, senin de çok büyük yanlışların oldu. Her suçu babama
attın, bizi ona karşı doldurdun, kışkırttın.
Kendi yanlışlarını kabul etmek istemedin. Şimdi kalkmış
bana ders vermeye kalkıyorsun. Sen kendi hatalarından ders
alsaydın babam o hale gelmezdi, biz bu hale gelmezdik!" dedi büyük bir
öfkeyle.
Solmaz anne kızının
bu sözleri karşısında hiçbir şey demedi. Ama yüzündeki
ifadeden Arzu'yu bir kaşık suda boğmak istediği belli
oluyordu. Arzu koltuğa oturdu, kucağında ağlayan
kızımı emzirmek için üstündeki mavi
tuniğini yukarı sıyırdı. Giydiği emzirme
sutyeninin önünü açtı. Sütle dolmuş sol memesini çıkarıp
emzirmeye başladı. Küçük kızım büyük bir iştahla
annesinin memesini emerken Arzu'nun biraz önce söylediklerini düşündüm.
Ondan ayrı bir hayat düşünemiyordum, onun etine
muhtaçtım yaşamak için. Kızım annesinin şişkin
memesinin içindeki sütleri emerken balkona çıkıp bir sigara
yaktım. Karımın çocuğumu beslemek için bile olsa memesini
açması yarağımı kaldırırken,
onun taze, körpe amı olmadan bir hayat geçiremeyeceğimi iyi
biliyordum. Arzu da bunu çok iyi biliyor ve kullanıyordu.
İçeri döndüğümde salonda yoktu. Kaynanamın
yüzünden düşen bin parçaydı. "Kızı içeri götürdü uyutmak
için!" dedi. Dokunsan ağlayacak gibiydi Solmaz anne.
Ona, "Seninle ilgisi yok, korkma!" dedim yanağını
okşayarak. Yüzü alev alev yanıyordu. Ona ilk kez bu şekilde
dokunmuştum. Bir şey demeden büyük kızımı da alıp
Arzu'nun yanına gitti.
Salonda yarım saat kadar tek başıma kaldım.
Anne kız yatak odasındaydı, hiç sesleri çıkmıyordu.
Saat 22:00'yi geçerken Solmaz anne geldi yanıma.
"Kızlar yattı, Arzu da burada kalacağını söyledi. Sen
de Tufan'ın odasında yat, bu akşam
gitme..." deyince, "Gelmiyor mu şimdi Arzu Hanım?" dedim sinirle.
"Kızlar yattı, kaldırmayın bir daha şimdi, yazık
günah. Sen içerde Tufan'ın odasında yat..." diye cevap verdi tekrar.
Ancak hiç öyle bir niyetim yoktu.
"Yok ya, ben eve giderim!" dedim ve kalktım. Kaynanam
fısıltıyla, "Kal burada işte, kız iyice şüphe etmesin,
başımızı yakma!" deyince, "Ya seninle ilgisi yok, korkma.
Ben eve giderim, sabah da gelir alırım seni, beraber Karasu'ya
gideriz!" dedim gene yanağını
okşayıp.
Ancak kaynanam, "Ben bir yere gidemem!" deyince, "Niye?"
dedim. Bu sözünden hiç hoşlanmadım. Ama Solmaz anne
cevap vermeyip sustu. Bir şey demeden
ayakkabılarımı giyindim. Kapıdan çıkarken, "Sabah duruma göre
ararım!" dedim ve çıktım.
Eve giderken iki bira aldım. Arzu'nun daha önce de
annesinde kaldığı olmuştu, yalnız kalmaya
alışıktım. Ama o zamanlar hep çocuklardan dolayı
kalırdı, ama şimdi öfkesi ve siniri yüzünden kalıyordu.
Biraları içtim, balkona çıkıp sigara yaktım. Serin gece
havasını ciğerlerime çektim.
Yatak odasına geçtim sonra. Telefonu alıp
kaynanamın attığı fotoğraflara baktım tek tek.
Her biri yarağımı daha da kaldırıyordu.
Yarağımı sıvazlayıp durdum bir süre. Sabah ne olursa
olsun kaynanamla Karasu'ya gitmem gerekiyordu. İçimde
birikmiş ateşi onun etiyle birleştirmezsem yanıp kavrulacak
hale gelmiştim çünkü.
Sabah erken bir saatte kalktım. Arzu'nun yanımda
olmayışı çok koydu. Şimdiden
karımı ve çocukları özlemiştim. Aradım ama telefonu
kapalıydı. Oysa sabahları erkenden kalkıp çocukları
doyururdu ve telefonu da hiçbir zaman kapalı olmazdı.
Kaynanamı arasam mı diye düşündüm, ama sonra
vazgeçtim. Bugün büyük gündü, bugün onunla çokça görüşecektim
nasılsa. Banyoya girdim, yıkandım, hem sakal hem etek
tıraşı oldum. Yarağımı tertemiz yaptım,
kremleyip koku sıktım. Şarjdaki telefonu alıp
çıkacakken cevapsız arama
olduğunu gördüm. Arzu aramıştı ben banyodayken. Büyük bir heyecanla
aradım hemen.
Sesi dün akşam olanlardan
sonra rahattı, öfkesi dinmiş gibiydi. Benden hem çocuklar hem de
kendisi için kıyafet, bez ve çamaşırla makyaj malzemelerini ve
yeni aldığı siyah topuklu ayakkabılarını istedi.
"Buradan direkt Sümeyye'nin evine gideceğim, onun
için sen dediklerimi getir bana!" dedi ve neyi nerede bulacağımı
söyledi tek tek.
Büyük bir poşete çocuklar için istediklerini koydum.
Kendisi için kıyafetten hariç külot ve sutyen de istemişti. Komodinin
bir çekmecesi genç karımın külot ve sutyenleri ile doluydu.
Çoğunluğu rahat, günlük giyebileceği tipteydi, ama içlerinde
birkaç tane seksi külotla sutyen de vardı. Özel gecelerimizde giyerdi
bunları. Sümeyye'nin kızı için kıyafet
almıştı hediye olarak. Onu ve yeni aldığı
ayakkabılarını da alıp arabayla kaynanamın evine
gittim. İşe gitmeyecektim bu saatten sonra.
Zile bastım, saat 10'a
geliyordu. Solmaz anne açtı kapıyı. Beni görünce biraz tedirgin
oldu. Ama gene de rahat davranmaya çalışarak,
"Hayırlı sabahlar!" dedi gülümseyerek. Dün geceki kıyafetleri
üzerindeydi. İçeri geçtim. Hemen, "Arzu nerede?" diye sordum. "Mutfakta,
kahvaltı yapıyoruz..." dedi.
Arzu küçük kızım kucağında büyüğü
de yanında olduğu halde kahvaltı yapıyordu. Öfkesi kaybolmuştu.
"Kaynanan seni seviyormuş!" dedi gülerek. Solmaz anne
elini omzuma koyup, "Uğraşma artık, severim ben
damadımı!" dedi. Doğru söylüyordu, beni
seviyordu ama başka türlü bir sevgiydi bu. Birlikte kahvaltı
yaptık. Saat 10:30 olurken Arzu ve annesi hazırlanmak için yatak
odasına geçti, ben de salona gittim...
Kaynanamın evi bizim dairenin iki katından daha
büyüktü, sadece salonu 60 metrekareydi. 1999 depreminden epey önce
yapılmış, üç katlı bir binanın en üst
katındaydı. Rahmetli kayınpeder evi
depremden sonra emlak fiyatları çok düştüğünde
aldığını söylemişti. Eski sahibi çok ucuz bir fiyata
satmış ve İstanbul'a taşınmıştı.
Duvar dipleri, kolon ve kirişlerde uzayıp giden,
iplik gibi küçük çatlaklar vardı. Evin diğer yerlerinde de duvar ve
sıvalar çatlamıştı. Mutfak dolapları dökülüyordu,
banyonun eskimiş fayanslarının araları
açılmış, çatlamıştı. Yerdeki parkeler, kapılar
ve pencereler de kötü bir durumdaydı. Ev eski olduğu için
doğalgaz yoktu, salona koydukları büyük bir soba ile
ısınıyorlardı ama o bile ancak salonun
yarısını ısıtıyordu, havalar artık
ısındığı içinse kaldırmışlardı
sobayı. Sıcak su içinse banyodaki elektrikli
şofbeni kullanıyorlardı.
Odalardan biri kaynanamın yatak odası iken diğeri
Tufan'ındı. Arzu'nun evlenmeden önce kullandığı odaya
ise öteberileri koyuyorlardı. Binayı müteahhide vermeyi
düşünüyorlardı, ama orta katın sahipleri miras meselesi yüzünden
birbirlerine girmişler, hiç biri bu işe
yanaşmadığı için de bina uzun
yıllardır bu halde bakımsız kalmıştı.
Binanın giriş katındaki dükkandan bozma
daireyi de benim aracılığımla son zamanlarda şehri
dolduran Suriyeli bir aile kiralamıştı. Suriyelilerden herkes
şikayetçiyken ben çok memnundum. İkinci el eşya
satışı yaptığım için onlar sayesinde işlerim
açılmıştı. Onlara sadece eşya satmıyor ev bulup
komisyon da alıyordum. Bunun haricinde işyerime eşya bakmak için
gelen birkaç Suriyeli kadın ve kızla yakınlaşmıştım.
Henüz sikme şansına erişemesem de rüya
gibi birkaç tanesine 5-10 lira gibi komik paralara sakso
çektirmiştim.
60 metrekarelik salon biri büyük diğeri küçük iki
odanın birleşiminden oluşmuş gibi ve L şeklindeydi.
Üzerinde laptop olan büyük masa salonun küçük olan tarafındaydı.
Salonun duvarları bizim düğün fotoğrafları,
kızlarımın fotoğrafları ve ucuz manzara resimleri ile
süslüydü. Rahmetli kayınpederin küçük bir
fotoğrafı camlı büyük büfenin içindeydi, ondan geriye kalan
sadece bu kadardı. Kaynanam onu hayatından çıkarıp
atmıştı, ama gelene gidene ayıp olmasın diye bu
fotoğrafı orada tutuyordu.
Bizimkilerden hariç kayınbiraderim
Tufan'ın da birkaç fotoğrafı vardı. Tufan ile
yıldızımız hiçbir zaman
barışmamıştı. Tufan iki senelik bir bölümü
bitirmiş üstüne de açık öğretim okumuştu. Ama kendisini en
az bir mühendis yada avukat kadar üniversite mezunu olarak görüyor, bununla
hava atıyordu. Konuşmalarında, hareketlerinde hep bir
yapmacıklık, kendini üstün görme ve
beğenmişlik vardı. Süslü püslü cümleler kurup kendini
olduğundan daha kültürlü göstermeye
çalışıyordu. Gerçekte eli sikinde gezen abazanın biriydi. Ona birkaç iş
bulmuştum, ama her seferinde sudan bahanelerle reddetmişti. KPSS ile
kapağı devlete atmanın hayalini kuruyordu, ama tanıdık
biri olmayınca bu da mümkün olmamıştı.
Kaynanama ölen kocasından emekli maaşı
bağlanmıştı, ama çok düşük bir paraydı bu.
Bununla kıt kanaat geçinmeye çalışırken ben de ona destek
olmaktan kaçınmıyordum. Arzu'nun da annesine
benden habersiz para verdiğini biliyor ama ses çıkartmıyordum...
15-20 dakika sonra Arzu kucağında çocuklarla
geldi yanıma. Çok güzel olmuştu. Ayak bileklerinin üzerine gelen
siyah parlak kumaş pantolonu ile uzun kollu beyaz gömleğini ve
üzerine de bordo renkli dizlerine gelen, önü düğmeli ince yeleğini
giymişti. Başındaki bordo ve krem renkli türbanı
yeleği ile uyumluydu. Annesinin gözleri açık kahverengi iken
karımınkiler elaydı, gözlerinin rengini daha da belli edecek
güzel bir makyaj yapmış, hafif bir pembe ruj sürmüştü. Arzu her
geçen gün daha da güzelleşiyordu. İnce siyah çoraplı
ayaklarına oldukça yüksek sivri topuklu ve ilk kez giyildikleri için
pırıl pırıl parlayan siyah ayakkabılarını
giymişti.
Annelerinin özenle giydirip süslediği
kızlarımı kucağıma
alırken Arzu cam şişedeki parfümünden bolca sıktı
üzerine. "Bana bak erkek falan yok değil mi orada?" dediğimde, "Tövbe
tövbe, hasta mısın sen, ne erkeği?" dedi ciddi ve sert bir
sesle. Olmayacağını biliyordum, ama karımı böyle güzel
görünce kıskanmadan edemedim.
Biraz sonraysa Solmaz anne geldi.
Üzerinde onu daha önce hiç görmediğim şekilde yüksek belli koyu mavi
bir kot pantolonla açık mavi uzun kollu bir gömlek vardı. Arzu
artık giymediği, eskiyen yada beğenmediği
kıyafetlerini annesine verirdi. Pantolon ve gömlek de
daha önceden onundu ve artık giymediği için annesine vermişti.
Arzu annesinden daha uzun ve zayıftı. Kendisine
tam gelen pantolon ve gömlek ondan biraz daha kısa ve kilolu olan
annesinin vücut hatlarını ortaya çıkartmıştı. Dar
paçalı ve likralı pantolon bacaklarını, kalçalarını
ve kasıklarını sıkmıştı. Pantolonun yüksek
beli ihtişamlı götünü açığa çıkarmıştı
ayrıca. Gömleği de göbeğini ve şişkin memelerini belli
ediyordu. Başını genç kızlar gibi siyah renkte bir
şalla bağlamıştı. Şalın
püsküllü uçları omuzlarından sırtına dökülüyordu.
İlginç şekilde yüzünde makyaj vardı. Her iki elinin orta ve
yüzük parmaklarına aksesuar niyetine yüzükler ve
iki bileğine de ince gümüş bileklikler takmıştı.
"Hayırdır anne makyaj
yapmışsın, süslenmişsin, düğüne mi gidiyoruz yoksa?"
dediğimde, "Senin bu karın zorla yaptırdı, benim ne
işim olur süsle, makyajla falan?" dedi. Arzu, "Fena mı oldu kız,
ne güzel oldun işte, dön şöyle, gel!" diyerek kendi üstüne
sıktığı parfümünden bol miktarda annesine de
sıktı. Salonun içi parfüm mağazası gibi kokuyordu.
"Saç diplerin de
beyazlamış iyice, onlara da güzel bir boya yaptırmamız
gerek!" dedi Arzu parfüm sıktıktan sonra. Kaynanamın buna
cevabı, "Hele bak hele, beni evlendirecek misin kız yoksa?" diye
takılmak oldu. Arzu bana göz kırparak, "Niye kız, daha gençsin,
güzelsin taliplerin çıksın istemez misin?" dedi gülerek. Annesi ise,
"Ben halimden memnunum, bu saatten sonra koca derdi çekemem. Bundan sonra
istediğim gibi gezip tozacağım, hayatımı
yaşayacağım, bana karışacak adam istemem!" dedi
yanıt olarak. Bunları söylerken manalı bakışlarla beni
süzüyordu. Arzu kahkaha atarak, "Vay zilli vay!" dedi annesinin bu sözünden
sonra.
Anne kızın birbirlerine takılmaları
bitince, "Hadi çıkalım o zaman!" dedim. Solmaz anne
eskimiş spor ayakkabılarını giyecekken, "Kız anne o ne
öyle köylü gibi, o pantolonun altına o ayakkabı giyilir mi hiç, nerde
benim sana aldığım o ayakkabılar, krem olan?" dedi. Annesi,
"Kızım ben Orhan'ın dediği gibi
düğüne mi gidiyorum, onları neye giyineyim, zaten beni giydirdin
böyle süslü püslü!" dedi, ama Arzu kendi eliyle ayakkabılıktan
onları alıp ayağına uzattı. Ardından da, "İnsan
içine çıkıyorsun, biraz kendine çeki düzen ver. Öyle köylü gibi
giyinmeyi de bırak artık, medeni ol!" dedi azarlayarak.
Solmaz anne önümde domaldı,
değirmen taşı gibi götü oynuyordu ayakkabılarını
açık ten rengi çoraplı ayaklarına giymeye çalışırken.
"Bunlar ayağımı sıkıyor biraz..." dedi giydikten sonra
da. İki sene önce anneler gününde
almıştı Arzu bunları. Krem renkli kalın yüksek topuklu
ayakkabıları alındığı günden beri hiç
giyilmemiş gibi gıcır gıcırdı. "Hiç giymemişsin
de ondan. Giy ki açılsın biraz
ayakkabılar!" dedim. Solmaz anne vestiyerden
uzun, önü fermuarlı siyah feracesini alıp giyindi. Omuzlarına
dökülen şalın uçlarını da çıkarıp feracenin
üzerinden omuzlarına attı yine...
Arzu'yu Sümeyye'nin evinin önünde indirip yukarı
çıkardım. "Ben akşama kadar buradayım. Sen işin
bitince alırsın beni!" dedi. Karımı ve kızları
yanaklarından öpüp aşağı indim. Ön
koltukta oturuyordu Solmaz anne. Beyaz çerçeveli
güneş gözlüklerini takmıştı. Gözlükleri takmak için
Arzu'nun gitmesini beklemişti belli ki. Çok
heyecanlı olduğunu fark ettim. Arzu varken ki
rahatlığı kaybolmuştu. "Gözlüklerin çok güzel, çok
yakışmış, nerden aldın bunu?" diye sordum. "Ben
aldım, öyle pahalı değil, markette satıyorlardı..."
dedi yanıt olarak.
"E, artık gidelim!" dedim ve
çalıştırdım arabayı. Ona, "Harika zaman
geçireceğiz, çok çılgın saatler bizi bekliyor!" dedim, ama
konuyu hemen değiştirdi.
Birkaç kez daha bahsetmek
istesem de her seferinde başka başka şeyler
anlattı. Tedirginliği ve heyecanı haline, sesine
yansımıştı.
Bana, "Şu Nazmiye denen
kadın nerden çıkarmış bu fal işini?" deyince, "Onun
amına koyayım. Amını götünü siktiğimin
karısı nerden uydurmuşsa başımı derde sokacak
benim!" dedim öfkeyle. Kaynanam, "Öyle deme, bu kadının falı
için nerelerden geliyorlar, yoksa bu Zehra gerçekten mi sana ilgi duyuyor?"
deyince, "Ya olur mu öyle şey tövbe tövbe. O benim kardeşim gibidir,
biz beraber büyüdük. İnsan kardeşine öyle
bakar mı?" dediğimde, "Ben de senin kaynananım ama bana
başka türlü bakıyorsun!" dedi.
Bu sözünden sonra bir şey demek istedim, ama sadece,
"O başka!" diyebildim. Solmaz anne bana Zehra
hakkında sorular sorup durdu. Zehra Sakarya Üniversitesinden mezundu,
öğretmenlik okumuştu. Onu her gün okuluna ben götürüp getirirdim.
Amcam tek kızının otobüs, minibüslerde gidip gelmesini
istemediği için bana, "Oğlum bu kızı sen götürüp getir!"
diyerek eski ama lüks Mercedes
arabasını vermişti,
cebime de haftalık koyardı bunun için. Ben askere gidene
kadar devam etmişti bu, zaten ben gittikten hemen sonra da Zehra mezun
olmuştu.
Ben askerdeyken de nişanlanmıştı.
Boşandığı kocası eniştemin yani ablamın
kocasının yakın bir arkadaşıydı.
Tanışmalarına ve evlenmelerine ablam ve eniştem aracı
olmuşlardı. Boşandığı kocası ile birlikte
İzmir'de yaşıyorlardı. Kocası özel bir kolejin müdür
yardımcılığını yaparken,
Zehra da yine özel bir kız öğrenci yurdunun müdireliğini
yapıyordu.
Amcam Hollanda'dan emekli olup gelmiş, babama göre
hali vakti yerinde bir adamdı. Zehra'nın üç abisi de okumuş ve
mühendis olmuştu, en büyükleri Almanya'da yaşıyordu. Zehra
Hollanda'da doğmuştu, birkaç yabancı dil biliyordu.
Zehra'nın tutuklanmasını amcam araya hatırlı ve güçlü
dostlarını koyarak önlemişti. Bizim gibi amcamın da
Karasu'da villası vardı, ama o bizim gibi satın almayıp
sahibi olduğu büyük arazinin içine kendisi yaptırmıştı...
Kaynanam anlattıklarımı dinledikten sonra,
"Eğer öyle bir şey varsa da hiç şaşırmam, yani
Zehra'nın sana ilgi duymasını!" deyince, yan gözle bakıp,
"Niye böyle dedin?" diye sordum. "Bir erkek olarak karın sende ne
buluyorsa, onun da aynısını bulması çok doğal!" dedi
gülümseyerek. "Sen bulmuyor musun peki?" dediğimde hınzır bir
şekilde güldü, "Ben de buluyorum, bulmasaydım şu an burada
olmazdım!" dedi...
Yol boyu kaynanamın tedirginliği, heyecanı hiç
azalmadı. Aksine eve yaklaştıkça daha da arttı. Sonunda
villanın giriş kapısının önüne geldik. Burayı
yazlık olarak kullanıyor olsak da sahilden içerde kalıyordu,
denize en az 500 metre mesafedeydi. Önünde ve arkasında bahçesi
vardı. Etrafında bizimkinin aynısı birkaç villa daha
vardı. Müteahhit burayı küçük bir site olarak
yapmıştı. Yaz kış oturmaya müsait olduğundan
diğer villalarda kışın da kalan komşularımız
oluyordu.
İki katlı, 4 odası
ve 4 banyosu ile altta büyük bir salonu ve mutfağı olan bir evdi
villamız. Üst kattaki üç odadan biri annemle babamın, diğeri
ablamla eniştemin ve sonuncusu da bizim yatak odamızdı. Üç
odanın da kendine ait ebeveyn banyosu vardı. Alttaki diğer
odayı ise geldikleri zaman ablamın biri 12 diğeri 9
yaşındaki oğulları kullanıyordu.
Kaynanam ilk defa geldiği evin
dışını, bahçesini dikkatle inceliyordu. Daha şimdiden
çok beğendiği belli olmuştu. Güneş gözlüklerini
şalının üzerine attı. Bir süre ön bahçede gezindik.
Babamın ektiği çiçek fidanlarını kokladı. Sonra arka
bahçeye geçtik. Bahçenin ortasındaki büyük ahşap
kamelyayı görür görmez, "Ay çok güzel!" dedi imrenerek. Bir oda kadar olan
üstü çatılı ahşap kamelyanın
içinde büyük bir masa ile etrafında banklar vardı. "Yazın
kahvaltımızı burada yapıyoruz!" dedim. İçine geçip oturduk.
Kaynanam etrafına bakınıp, "Çok
güzelmiş, güle güle oturun!" deyince, elini tutup, "Niye böyle söyledin
şimdi. Burası senin de evin, istediğin zaman gelebilirsin, kimse
de bir şey diyemez!" dediğimde, "Ne bileyim, aklım eski zamana
gitti, sanki Salim arayıp oraya niye gittin gel çabuk
eve diyecekmiş gibi geldi!" dedi. "Bırak artık Salim'i,
artık Salim yok. Sadece sen varsın, ben varım. Bundan sonra
Salim lafı etmek yok tamam mı, artık Salim yok!" dediğimde,
gülümseyerek, "Tamam, kusura bakma, artık sen varsın!" dedi elimi
tutup.
Kalkıp bahçede yürüdük biraz daha. Arzu'nun hediye
ettiği yüksek topuklu ayakkabılar ile kaynanamın boyu daha da
uzamış, daha bir güzel olmuştu. Aynı zamanda parfümü de
esen ılık rüzgarla çevreye yayılıyordu.
Etraf sessizdi. Yazlıkçıların sezonu henüz
açılmamıştı. Sadece birkaç tavuğun gıdaklama sesi
duyuluyordu. Baş başa olacağımız villanın
kapısını açarken hemen yanımdaki kaynanamın heyecan,
tedirginlik ve merakla dolu gözleri üzerimde geziniyordu.
Kocası öleli daha birkaç ay, oğlu askere gideli
ise iki hafta olmuştu. Ama bunlar damadı ile sikişecek
olmasına engel değildi...
[Orhan]
|